İşte, cüzamlı bir adam yanına gelip, “Efendim, istersen beni temiz yapabilirsin” diyerek O’na tapındı.
Yeşua ona, “Bak, kimseye söyleme; ama git, kendini kâhine göster ve onlara tanıklık için Moşe’nin buyurduğu sunuyu sun” dedi.
Yüzbaşı, “Efendim, çatımın altına girmene layık değilim” diye yanıt verdi. “Sadece bir söz söyle uşağım iyileşir.
Çünkü ben de yetki altında bir adamım, altımda askerlerim var. Birine ‘Git’ derim, gider; diğerine ‘Gel’ derim, gelir; hizmetçime ‘Şunu yap’ derim, o da yapar.”
Yeşua bunu duyunca şaştı ve ardından gelenlere şöyle dedi: “Size doğrusunu söyleyeyim, ben İsrael’de bile böyle büyük bir iman bulmadım.
Size şunu söyleyeyim, doğudan ve batıdan birçokları gelecek ve Avraham’la, İshak’la ve Yakov’la Cennetin Krallığı'nda oturacaklar.
Akşam olunca, iblise tutulmuş birçok kişileri O’na getirdiler. Ruhları tek sözle kovdu ve hasta olanların hepsini iyileştirdi.
Bu, Peygamber Yeşaya aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelsin diye oldu: “Zayıflıklarımızı O aldı, hastalıklarımızı yüklendi.”
Yeşua ona, “Tilkilerin inleri, gökyüzü kuşların yuvaları var, ama İnsanoğlu’nun başını yaslayacak bir yeri yok” dedi.
İşte, denizde ansızın şiddetli bir fırtına koptu. Öyle ki, tekne dalgalarla örtüldü; Yeşua ise uyuyordu.
Onlara, “Neden korkuyorsunuz, ey kıt imanlılar?” dedi. Sonra kalktı, rüzgârı ve denizi azarladı ve büyük bir sakinlik oldu.
Öğrenciler hayret içinde kaldılar. “Bu nasıl bir adam ki, rüzgâr da deniz de O’na itaat ediyor?” dediler.
Yeşua karşı yakadaki Gadaralılar’ın memleketine geldiği zaman, orada O’nu mezarlık mağaralardan çıkan iblislere tutsak iki kişi karşıladı, öyle azgınlardı ki, o yoldan kimse geçemiyordu.
İşte, onlar, “Ey Tanrı’nın Oğlu Yeşua, bizden sana ne?” diye bağırdılar. “Buraya, vaktinden önce bize eziyet etmek için mi geldin?”
Onlara, “Gidin!” dedi. Onlar çıkıp domuz sürüsünün içine girdiler. İşte, bütün sürü uçurumdan denize atlayarak boğuldu.
Onları güdenler kaçıp kente gittiler. İblise tutulmuş adamlara olanları da dahil, her şeyi anlattılar.